Thursday, December 30, 2010

zamanede

Monday, December 27, 2010

...gozlerim kapalı...


Başımda eski alemlerin saroşluğu...

Friday, December 17, 2010

how

Monday, December 13, 2010

Ay karanlık

bulanık puslu


gecekondularda hava

asfalttan yurusun


netameli ay

Down to the Dawn


The guy who forgot how to fall

Saturday, December 11, 2010

the making of.




And what about a "sketch" of a sketch. First phase of "los buques"

white

şattı eskizi vurvuriye

sayko pasa pasajı

Sin Uzit Man


Fantastik dortluye yeni karakter. Kepek sorunu olabilir yalnız.

GuzelMordor şarabı

owlanam


Çıkarın beni burdan ben deli değilim

Thursday, December 9, 2010

inspiration


Thinking about the story of abigfoot and aqueen.

Wednesday, December 8, 2010

los buques


missing...

Tuesday, December 7, 2010

la vanta kok la


Life from my chair. A tiny breeze of lavender driving me tipsy.
And a song I can't stop singing: 
"Denizde karartı var, bu gelen kayık midur.
Ben özledim yarimi, ağlasam ayıp midur?"

Monday, December 6, 2010

today


Something's new, that should begin earlier. I said tomorrow, and tomorrow is today

And and and and

love'em. a fast sketch, en bi festinden, elimden ciktigi haliyle bir anda hızlıca hemen.

Detail (while we mourn)


A detail from what I draw for now. I'm drawing the whole body.
My hand's already paralyzed.

Friday, December 3, 2010

Friday, November 19, 2010

whotwo

whoone

whonobody

Saturday, November 13, 2010

Tuesday, October 12, 2010

cox


 Yine bilen bilir diyorum : )

LMS


Sadece aklımda kalan kadarıyla. Bilen bilir.

Monday, October 11, 2010

catowl




bişey bişey

Thursday, October 7, 2010

Tuesday, October 5, 2010

dadu


Boş kalmasın bugün de dedim, hemen karaladım birşeyler yükledim.

A ha benim isleri yayınlamslar da haberim olmamış. Çok az gorunuyorlar ama ancak o kadar olur zaten.

http://animal.discovery.com/videos/freak-encounters-vampire-virus.html

Monday, October 4, 2010

Get lost ahaha



Ahahah gece gece yazdım yazdım sildim. Get lan get lost :P
Edit: çirkin olmuş bu be

hu hu


Hayat ne acaip bazen

epic

Wednesday, September 29, 2010

hede


Son demlerini yasayan bloguma cay bahcesinden bir eskiz

Wednesday, September 15, 2010

gak

pif


Ya bu guzel baslamisti niye boyle acaip oldu?!

Sunday, September 12, 2010

gözüpüs


Kargalar sınırsız çay menülü kahvaltı ararken,
ve le eylekler lak lak etmiyorken hazır. 
Peynir gemisi tilkinin olsun deyip.
çizerim işte bu vakitler.

ogre-nir

Saturday, September 11, 2010

patu


hep sabaha karşı olsa hep uykulu olsam hep çizsem.

pa

hu


 

Wednesday, September 8, 2010

neyse ne



Her zamanki gibi toparladım çantamı. Her zamanki gibi ne olacağını bilmediğim bir tesadüften medet umarak. Bildiklerimin dışında herhangi bir şey ile karşılaşmak ve şaşırmak istiyordum yine. Bildiğim, öğrenmiş olduğum ne varsa adına “gerçekler” denen, hayatı yaşanılmaz kılmak için yazılmış maddelerden oluşan bir kitap sanki. Zaman içinde bilmemeyi, unutmayı da öğrendim. İsteyerek yaptım bunu. Hayatın  bildiğimden, o kitaptan farklı olduğunu ispat etmek için safca yola düştüm kaç kere. Fakat her seferinde başladığım noktadaydım. Aynı dersleri kitabın aynı yerinden okumak zorunda kaldım. Misafir misali bu dünyada umduğumuzu değil de bulduğumuzu yemek zorundayız sanki. Yememeyi tercih edebilenlerdenim. Umduklarımın neler olduğunu çok hatırlamasam da, içimde biri, “bir şey” gizli bir diyarda umutla  mutluluk özlemiyle yaşıyor. Bana sorarsanız mutlu da. Tahminimce bir masal perisi bu. Ya da ilham perisi. Adına ne derseniz deyin. Bazen arkadaşlarıyla panayır kurup dans ediyorlar, sarhoşlukla söyledikleri şarkılar yankılanıyor içimde. Özellikle onun sesini çok net duyuyorum: “benden kurtulamazsın” diyor, “ben senim sen de ben”.

Belki bu yüzden toparlıyorum çantamı yine. Sanki bilmediğim bir yere, bilmediğim insanların arasına gidecekmişim gibi. Halbuki bineceğim minibüsü de sokaktan geçen adamı da, karmakarışık birbirine girmiş binaları da, kime nasıl davranacağım zaman nasıl tepki alacağımı da, neyi istediğimi, neye üzüldüğümü, her şeyi biliyorum. Toparlanmaya çalışıyorum. Evde huzursuz voltalar atıyorum bir süre. Sonra neden bilmem, kendimi kanepenin üstüne atıyorum boylu boyunca. Kanepe, salondaki büyük pencerenin tam karşısında. Bu şekilde uzanınca pencerede gördüğüm tek şey koca mavi bir gökyüzü. Çarpık binalar aşağıda, görüş açımın dışında kalıyor.

Pencerenin önünde küçük saksılarda üç küçük çiçek var, dışarıyı seyrediyorlar sanki. Bu çiçekler yapay olmalı, kaç kere unutup tekrar tekrar kontrol edip yapay olduklarını anladığımı hatırlıyorum. Birden içimden “çiçekler gerçek” diye bir söz, bir düşünce geçiyor. Nedense öyle görmeye karar verip inanıyorum buna. Çiçekler gerçek oluyorlar birden. Mavi gökyüzü önünde üç çiçek. Aşağıda, görüş açımın dışında çarpık çurpuk binalardan oluşan yapay bir şehir var biliyorum. Bunu biliyor olmak bile can sıkıcı. O yüzden “aşağıda öyle bir şehir yok” diyorum kendi kendime, ve birden koca şehir kayboluyor. Yerine kocaman bir deniz koyuyorum. Penceremden beş adım sonra başlayan bir deniz, uçsuz bucaksız.

Kanepede uzanıyorum, karşımda bir mavi pencere, önünde üç küçük çiçek. Aşağıda koca bir deniz var biliyorum.

Sonra neler koymadım ki o denizin yerine. Kırmızı çatılı evler, çiftlikler, panayırlar, mutlu insanlar, çocuklar. Herkes mutluydu. Benim dünyam bu. Uykuya dalmadan önce düşündüm: neden dışarı çıkayim ki?  

Vakti geldiğinde penceremden süzülüp o mavi gökyüzünde başka diyarlara gideceğimi biliyorum ama. Tüm dünyamı da yanımda götürerek. Hem belki orda kanepede uyumam da gerekmez kırmızı çatılı evleri, panayırları, mutlu insanları görmek için.

Tuesday, September 7, 2010

sız


ben nereden bakarsam... neyse neye, neyse ne.